Küçüklüğümde de severdim bu oyunu. Canım sıkkınken Google'da aratıp buldum. Eskiden adı daha başkaydı sanki ama hatırlayamadım. Ayrıca internetten de oynanmıyordu. Bir bilgisayar oyunuydu. Bilgisayara kurularak oynanan bir oyundu. Onun bir benzerini internete sunmuşlar. Adına da "Pacman Duvar" demişler. Yalnız bu Pacman, bizim bildiğimiz Pacman oyunundan biraz daha farklı.

Yılların tecrübesi olaraktan oyunu oynarken Level 10'a kadar çok rahat geldim. Level 10'dan sonrasında bir zorlansam da Level 14'e kadar gelebildim ama; Level 14 geçilecek gibi değil. Belli bir yerden sonra geçmenin imkansız olabileceğini düşünüyor insan psikolojik olarak. :)

Aslında oyunda verilen dondurma, kiraz, muz, güneş vs. tarzı ekstra güç sağlayan şeyleri akıllıca kullanarak sadece bu turun geçilebileceğini düşünüyorum fakat; bu turda(Level 14) onlardan az vermelerinin yanında, canavarların çokluğu da onların verimli kullanılmasını da engelliyor.

Ben henüz geçemedim ama o turu geçebilecek ve oyunu bitirebilecek mutlaka birileri çıkar diyerekten oyunu blogda paylaşayım dedim. :)

 
Oyun Nasıl Oynanır? 
Oyun çok basit. Bir iki oynamadan sonra rahatlıkla mantığını kavrarsınız zaten. Sadece yön oklarını kullanarak duvar örüyorsunuz. Oyun içindeki hareketli olan objelere [biz onlara canavar diyelim:)] çarpmadan, duvarın %80'inin tamamladığınız zaman bir sonraki tura geçiyorsunuz. Oyunun sağ üst köşesindeki "Progress" kısmından duvarın yüzde kaçını ördüğünüzü görebilirsiniz. Sol üst köşedeki "Lives" kısmı ne kadar canınız olduğunu gösteriyor. Haklarınız bitse bile yeniden başladığınızda, aynı Level'den devam edebiliyorsunuz. Oyundaki sesten rahatsız olursanız eğer, hoparlör simgesinden sesi kapayabilirsiniz.

Kaçıncı levele kadar geldiyseniz, aşağı kısma yorum olarak yazın. Özellikle de level 14'ü geçen kişi mutlaka yazsın. Geçebilecek olan arkadaşı tebrik etmek istiyorum. Ama yalancılık yapmak yok. :) :)

Hadi kolay gelsin. :)
Yazının devamını oku

Bizim Zamanımızda MSN

Yazar:
Vay be! Koskoca MSN dönemi sona erdi. Bir zamanlar ne de popülerdi. Ne Facebook vardı ne Twitter ne de bir başkası tanınırdı. Bir zamanların kralıydı  Messenger!

Bloga MSN'in kapanacağı ile ilgili yazımı yazarken, eskiler aklıma geldi bir an. (Yazı için buraya tıklayın.) Messenger'in popüler olduğu zamanlar benim ortaokul zamanıma ve lisenin ilk yıllarına denk geliyordu. Ne kadar çok çekici geliyordu insanlara. Herkesin mutlaka bir MSN adresi vardı. Hotmail adresinin olması artistlik gibi bir şeydi. Arkadaş buluşmaları vs. gibi şeyler de hep sanal ortamdan yapılırdı. Genelde gerçek hayatta konuşamadığın şeyleri orada rahatlıkla konuşabilirdin. Kim bilir ne kadar insan kaç kez aşkını ilan etmiştir oradan. Ne kavgalar yaşanmıştır, bazen büyük tartışmalar. Kim bilir kaç bin kişi kız arkadaşının şifresini ele geçirmek için kaç kez Google'da arama yapmıştır. :)

Online oyun toplanmaları da gayet zevkli oluyordu. :)

"Saat 22.00 gibi MSN'e gir. Hepimiz serverde toplanacaz, adaya dalıyoruz."
"Kor ver dostum, kor ver."

vs. tarzı konuşmalar. O zamanların heycanı ve zevki bambaşkaydı tabi. Çevrimdışı takılıp sevdiğin kızı dikizlemek. Yada 4 - 5 defa "çevrimiçi - çevrimdışı" olarak durum değiştirip, MSN'e geldiğine dair dikkat çekmeye çalışma gibi şeyleri hepimiz yapmışızdır.

En iğrenci de her harf için, farklı semboller kullanırlardı ve yazıları okumakta zorlanırdık. Mesela "B" harfine süslü püslü çiçekli şeyler atarlardı. Her "B" harfine bastığımızda yazıdaki kelimeler arasında o garip şeyler gelirdi.

O neyse de.. Emo denen Türkçe yazma özürürlüler de bence ilk defa Messenger'de görüldüler. "qanqa buqun qhoruselm mi?" gibisinden. Bir de ünlü harfleri yazmaya üşünen şahsiyetler vardı : "bgn tplnyrz" gibi. Ne iticiydiler yav. :)

Gıcık kaptığı arkadaşının MSN'lerini otobüslere veya tuvaletlere yazanlar da vardı o zamanlarda. Bir de "ekleyin, şov yapıyorum" gibi notlarda ekleyip, tüm abazaları o kişinin başına toplayan karaktersiz ve boş insanlar da vardı. :)

Şov falan derken aklıma MSN abazaları geldi. Bir de Messenger'in abazaları vardı. Google'da kız MSN adresleri arayanlara rastladım lan. Adamın başka işi gücü yok, böyle şeylerle vakit ayıranlar bile vardı. Kıza kamera açtırıp şov yaptırayım derken dolandırılanlar da oluryordu. Haberlerde vs. okurduk veya duyardık öyle olayları. Ne insanlar var yav!


Bizim zamanımızda MSN'in şekli de başkaydı tabi.  :) Onun ayrı bir havası vardı. Üstteki resimdeki gibi :)

MSN'in Var Mı?

O zamanlarda kızları Facebook'tan hemen arayıp ekleme gibi bir durum yoktu tabi. "Lan ne yapıp etsem de şu kızın MSN adresini alsam." deyip, erkekler acayip bir performans harcarlardı bu iş için. Tanımadığı kızları ilk gördüklerinde ilk akıllarına gelen şey MSN adresi almak olurdu. Malum, Facebook gibi direkt isim olarak arayıp bulamıyorsun.

Bizim insanımız zekidir tabi, kızdan MSN alacaksa kağıda kendi MSN adresini yazıp verirdi.  Kimileri de daha cesaretli olurdu gidip direkt olarak sorardı."MSN var mı?" yazar yada gidip biraz kızla konuştuktan sonra hemen soruyu çakar kıza.  :) Kızlar da az değiller naz ayağına yatarlardı ama verirlerdi yani.

Forumlarda veya arkadaş edinme sitelerinde de durum aynıydı. "Ya burası rahat değil, MSN var mı? Oradan görüşsek?" falan derken MSN taşırlardı yine olayı.  Sadece kız olarak bakmamak gerek. Daha önceden de dediğim gibi o zamanlarda artistlik gibi bir şeydi bir MSN adresine sahip olmak. Mesela erkekler de kendi aralarında "Kanka MSN'in var mı? Bana versene şu sınav konularını söyle bana." şeklinde bir konuşma ile birbirlerinin MSN adreslerini alırlardı ama; ödev falan bahanedir. Şuanda Facebook'ta "beğeni" ve "abone" fazlalılığı şeklinde kendini gösteren sidik yarışı veya milletin kendini tatmin etmesi durumu; MSN zamanlarında "en çok arkadaş" ve "anlık en çok çevrim içi arkadaş" sayıları baz alınarak yapılıyordu.

Forumlarda arkadaş edinme olayını geri dönecek olursak, benim de gerçek hayatta hiç görmediğim ama forum sitelerinde tanışıp farklı illerden olan iki kızla tanışmıştım. Zamanın trendlerine uymuşum yani. :) Biri Defne'ydi diğeri de Kübra'ydı. Şimdi ise hiçbiriyle görüşmüyorum tabi. Kübra'yı bayağı bir aradan sonra Facebook'ta arayıp bulmuştum gerçi ama eklemedim. Bir merak edip bakayım dedim. Merakımın da sebebi şuydu, Facebook'un yavaş yavaş popülerleşmeye başladığı zamanlarda herkes Facebook'a geçiş yaparken kendisi "Ben facebook açmayacam. Bana göre değil öyle siteler" falan deyip uzunca bir süre direndi Facebook akımına. Messenger'i açtığım zamanlarda da bir tek kendi olurdu. Facebook'ta arayıp bulduktan sonra kendisinin de Facebook akımına yenik düştüğünü gördüm. Şuanda Microsoft'un yenik düşerek, MSN servisine son verip, kullanıcılarını Skype'a yönlendirmesi gibi.
Yazının devamını oku
İnternetteki en ünlü ve en tanınmış teknoloji sitelerinden bir tanesi olan Shiftdelete.net sitesi, daha önce SDN TEKNOSA Magazine dergisinde sitemize yer vermişlerdi.

Bu kez ise haftanın blog siteleri arasında 1. sırada BLOGKAFEM'e yer vererek bizi bir kez daha onurlandırmış oldular. Geride kalan 4 yıl için, sitemizi çok iyi analiz eden SDN ekibi : "Dört yıldır aktif halde yazıların yazıldığı Blog Kafem, internet ve bilgisayar kullanıcılarını bilgilendirmek ve onlara pratik çözümler sunabilmek adına çalışmalarına devam ediyor." şeklindeki tanımlamalarıyla sitemizi kullanıcılarına duyurdular.

Shiftdelete.net Haftanın Blog Siteleri



BLOGKAFEM'i haftanın blogları arasında göstererek, siteme gereken değeri veren Shifdelete ekibini teşekkürlerimi sunarım.
Yazının devamını oku


Eskiden beridir takip ettiğim Shiftdelete.Net sitesinin, magazin dergisi olan SDN Teknosa Magazin dergisinin haziran sayısında çıkmış blogkafem. Eski temayla çıkmış site ama o kadar da sorun değil. O tema da 4 yıldır blogkafem'e hizmet etti. Manşet olmayı da  haketti. :)

Blogda da belirttiğim gibi şu son günlerde internet sorunu var diye internet dünyasından habersizdim. Blogger arkadaşım Furkan ÖZDEN mail atmış bana konuyla ilgili. Ben de telefonda maili görünce bir yandan sevindim bir yandan da şaşırdım çünkü siteyi haftanın blogları arasında görmeyi bekliyordum.Yıllardır severek takip ettiğim bir site ve internette bayağı ün yapmış bir site olarak SDN'nin aylık yayınladığı e-dergisindeki bloglar arasında blokafem'i ilk sırada görmek beni sevindirdi.

SDN editörü Murat Sağlam'a blogumu SDN Teknosa Magazine dergisinde yer vermeye değer gördüğü için ve ayrıca Furkan Özden'e de bilgilendirmesinden dolayı teşekkür ederim.

Blogkafem SDN Teknosa Magazine Dergisi'nde

Dergilerin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Şubat 2013 Sayısında Yine Blogkafem!

Daha önce haziran 2012'de Shiftdelete.Net'in online teknoloji dergisinin 23. sayısında seçme 5 blog arasına girmiş olan Blogkafem, ikinci kez olarak ise SDN Teknosa Magazin dergisinin 38. sayısında yeniden seçme bloglar arasına girmeyi başardı!

Blogkafem 2. kez SDN Teknosa Magazin Dergisinde!


Bu tip övünç kaynakları ve değerli takipçilerimizle Blogkafem daha iyi olacaktır. Herkese çokça teşekkür ederim.

Blogkafem'e gereken değeri gösterdiklerinden dolayı ve diğer bloggerler arkadaşların da bloglarını takipçilerine duyurarak bize destek oldukları için tüm SDN ekibine ayrıca teşekkür ederim.
Yazının devamını oku
Bilgisayar mühendisliğini kazandığım günden beri Facebook'ta bir çok kişi tarafından mesaj geldi bana. Yok, tebrik mesajı falan degil. "Nasıl şifre kırabiliriz?" tarzı mesajlardan.

Ülkemizin insanlarının da merakı hep bu yöndedir nedense. Bilgisayar adına merak edilecek ve öğrenilmesi gereken o kadar şey varken, onlar hep birilerinin şifreleri çalmaya meraklıdırlar. Bence bunun mantıklı bir açıklaması yoktur. Tamamen ülkemizin insanlarına ait garip bir iç güdüdür. Aslında bunun altında da yatan en temel etken yine yurdumuz insanında çokça görülen hava atma merakıdır. "ahahahaa.. Şifresini kırdım. Şimdi de gidip hava atayım." tarzı bisey bu bence. Hani kontör yüklemeye parası bile olmayanın iPhone 4 kullanma merakı gibi.

Liseyi bitireli 3 yıl oldu. O günden bugüne kadar hiç arayıp sormayan arkadaslarım sırf bu tarz seyler için mesaj atar oldular. Hani yüzsüzlüğü geçtik. Ondan bahsetmiyorum bile. Arayanlar bile oluyor bazen. Aralarında iyi niyetli gibi görünenler de var tabi. Mesela şifre kırmayı öğret yada nasıl sifre kırarım demiyor da "Arkadaşımın facesi çalındı. Şifresini bulmaya calışıyoruz." gibisinden. Telefonla arayan arkadasımda facebookuna girememekten yakınıyordu. İşte o anda kendimi Facebook teknik destek uzmanı sanmaya basladım bir anda. Şifresini unutmuş ama mail adresinin şifresini de unutmuş. O zaman da "Şimdi sizi mailinize ait teknik destek servisine bağlıyorum." diyesim geldi.

Bu işi öğrenmek isteyenlerden bir tanesi var ki bu işi kafaya koymuş. Ben  kendisine "yok, yapamam, ben bu işleri bilmiyorum" tarzı laflar sarfederek başımdan atmaya çalışırken kendisi bana "hocana sor" gibi bir yanıt veriyor. Bu da 3 yıl sonra mesaj atanlardan. Yüzsüzlükte kariyer yapıyor arkadaş. :) Bir de hocama sorduracak. Vay anasını!

Yani sonuç olarak insanlarımız bilgisayar mühendisliğinden bu tarz şeyler anlıyorlar. Hani evet, mühendisiz. Bilgisayarın içini dısını bilmemiz gerek; mesleğimiz sonucta ama bu tarz seyleri zaten mühendislikte göstermezler. En başta yasal degil zaten. İyi bir bilgisayar mühendisinin yapmaması gereken seylerdir bunlar. Biz de zaten mühendisliği bu tarz seyler için okumuyoruz ki.
Yazının devamını oku
Blogger yeni kontrol paneli (arayüz).
Nerede o eski, alıştığımız Blogger paneli bee!.. Çok sade ve çok rahattık onunla. Bu yeni güncellemeyi bir türlü beğenemedim. Alışkanlıklarımızdan kolay kolay vazgeçememektendir belkide ama aradan hemen hemen 1 aydan daha fazla bir süre geçmesine rağmen ben halen alışamadım..

Facebook kullanıcılarının bir çoğu beğenmese de Mark Zuckerberg’in , Facebook profillerine zaman tünelini kullanıcılara dayadığı gibi, Blogger’de bize bu paneli dayadı. Adamlar resmen yiyorsa kullanma diyor. Biz de mecburen “Tamam abi, büyüksünüz.” demekten başka bişey yapmıyoruz. Mecburek kullanıyoruz. Emir büyük yerden. Ne yapalım abi… Katlanacaz artık. Bu paneli de zamanla sevebilirim belki ama; buradan Blogger'e seslenerek : “Allah için bir daha değişiklik falan yapmayın.” demek istiyorum buradan ama beni sadece Google’un botları anlıyor maalesef… 

Eski kontrol paneli (arayüz)  (Bu fotoğraf bana ait değildir.)
Onlar (Google botlar) sitenin fertlerinden biri gibiler zaten. Aradan bir gelip takılırlar burada.. Yazılarımı falan okurlar. Artık bizden birileri gibiler.. Ailece, beğenerek ve severek okuyorlarmış ama herşeyi de eksiksiz olarak Google amcaya sunuyorlarmış. Hıh! Bakın biri yanımızdan geçti sanırım... :) Bu yazımı da sunacaklardır elbet Google amcaya ama kim bu Blogger sisteminin en alt katman çalışanları olarak takar ki biziiiiiiii....
Yazının devamını oku

Biri Şunu Sustursun!

Yazar:

Bu adamın daha önceden Nane ve Çikitamuz şarkılarını biliyordum. Zaten çoğu kişi bu 2 şarkısıyla tanımaya başlamıştı Ajdar'ı. Geçenlerde arkadaşım aracılığıyla bir şarkısını daha öğrendim. Facebook üzerinden link atmış. Videoyu açmadan önce, başlığını okuyunca : "Lan bu adam yeni şarkı falan mı çıkarmış acaba. Bir tıklayayım da nasıl bir şarkıymış dinleyeyim. Bakalım adamda bir ilerleme falan olmuş mudur acaba." gibisinden saçma sapan düşüncelerle videoyu açtım. Evet açtım ama; açmaz olaydım... :D

Bir insan hiç mi kendini geliştirmez. Bundan önceki şarkılarına az-çok gülmüştüm de ama bu şarkısında resmen kahkaha attım. İlk dinlediğim zaman tüm gün gülmüştüm. Halen videoyu izlerken gülüyorum..

Adamda belli ki çok fazla medeni cesaret var ve kendine güveniyor tamam da ama ona bu şarkıları yapan adamlar yada çevresindeki insanlar "Yav kardeşim, sen şu işi bırak. Belli ki yapamıyorsun. Komik duruma düşüyorsun." tarzı konusmalarla adamı uyarmıyorlar mı hiç?

Biri çıkıp,
 "Sus lan! Şarkı yapma artık!
desin istiyorum.
  
Çünkü olaya müzikal açıdan bakınca tam bir rezillik olduğu ortada fakat; sırf komedi için yapacaksa ve bizi böyle güldürmeye devam edecekse, ben şarkı yapmasına kesinlikle karşı değilim. O yapsın. Biz gülelim. Stres falan atıyoruz en azından. Bu amaçla istediği kadar şarkı yapsın ama müziğe bişeyler katmak içln şarkı yapacağım derse, birileri mutlaka bu adama dur demeli. Adam resmen müzik katili.
 
Buyrun, siz de görün.
 
İddaa ediyorum! Bu video ve şarkı, komedi fimleriyle ölümüne yarışır.

Komediye hazır mısınız?

İşte;
 
Ajdar - Şahdamar

Yazının devamını oku

Biz Sizi Daha Sonra Ararız

Yazar:

Bu karikatürü görünce, aklıma hemen karikatürler kısmına ekleyip sizlerle paylaşmak geldi. Hem komik hem de günümüz gerçeğidir bu söz. Komik bir karikatür olduğu düşüncesindeyim fakat; asıl dikkatimi çeken "Biz sizi sonra ararız." cümlesine bir gönderme yapılması. Bu cümleyi, nazik bir şekilde "İşçiye/çalışana/elemana ihtiyacımız yok." demenin modern yolu oldugunu düşünüyorum..

Yaz tatilinde, sıkıldığım zamanlarda, sırf zaman geçirmek adına yaptığım başvurular sonucu benimde 1-2 defa başıma gelmişti. Bu genç yaşıma rağmen bu bana yapılır mı be. :D Telefon numarası alanlar bile var. Sonuçta yine aramazlar. Bu karikatürde de bunu çok başarılı bir şekilde anlatmışlar bana göre.

Bende de otomatikmen şöyle bir düşünce oluştu artık; "Biz sizi daha sonra ararız." cümlesini duyduysan aranma ihtimalin düşüktür bana göre. Şayet arıyorlarsa, kendini şanslı hisset. Çünkü senden başkasını bulamamışlar demektir. :) Bu düşünceme ne kadar dogru yada siz bana ne kadar katılırsınız bilemiyorum. Çünkü henüz üniversiteyi yeni kazanmış biri olarak, iş hayatına atılmış ve sürekli bu tür şeylerler karşılaşmış biri değilim. İş hayatı içinde olanlar daha iyi bilecektir bu durumu. Sadece 1-2 defa karşılaşmış olmam ve ondan sonra da bu karikatüre denk gelmem beni bu düşünceye itmiştir belkide.
Yazının devamını oku

Bazı insanlar çok ilginç. Her bilgisayar ile ilgileneni çok iyi bilgisayar kullanıyor ve bilgisayarın her halinden anlıyor sanıyorlar. Çok fazla bilgisayar başında kalıp, sürekli bişeyler kurcaladığım doğrudur da ama herkes kurcaladığı alan kadarıyla bilgilidir. Ben blogum ile ilgili konularla ilgileniyorsam, şifre krma vs. olaylarını ben nerden bilebilirim ki? Blogumuz var diye mühendis olmadık ki.

Arkadaş çevrem vs. siteyi ister istemez öğreniyorlar. Sosyal medyadan, ordan burdan. Siteye göz atıyorlar tasarım gibisinden şeyler hoşularına gidiyor ilk başta. Daha sonra alttaki online sayısı falan da iştahlarını kabartıyor, ondan sonra sitedeki reklamlara bakıyor ve her site sahibine sorulan klasik soru geliyor : "Para kazanıyor musun?". Ne soruyorsun kardeşim. Para için mi açtık sanki. Açış amacım o değildi ama şuanda reklamlar olduğu doğrudur. Ona bunu da anlatamazsın işte. Hani hayır desen yalan söylemiş olacaksın çünkü adam reklamları falan görüyor. Evet desen çok fazla bişeyler kazandığını sanacak. Bir de kazandığını duyunca da hemen aklından senaryoları hazırlıyor : "Ulan adam internetten falan para bile kazandığına göre bu adam bu işi biliyor. İşim düşerse halleder bana. Arkadaşım nasıl olsa. Bilgisayarcı falan çağırıp masrafa gerek yok." gibisinden düşünceler akıllarında dönüyor olacak ki bilgisayarlarına ne halt gelirse hemen bana mesaj atıyorlar. Tamamdır! Sen bir bilgisayarcısı oldun artık onların gözünde.

Bilgisayarı bozuldu? - Ali yapar.
İnternet bağlanıtısı kopuyor. - Ali'ye mesaj at.  Halleder.
Yav bilgisayarıma virüs girdi. Oha! Onu da sen hallet.. :)
Bilgisayar çok donuyor, ağır işliyor - Ali'ye söyleriz hemen halleder ne olacak ki adamın sitesi var. Anlar o anlar.. Gibi, gibi, gibi....

Sadece bunlar olsa iyi. Birçok arkadaşımdan şu tarz mesajlar aldım : "Arkadaşımın xxx hesabının şifresini kırmak istiyorum. Sen bilirsin bana halleder misin 2 dakikada" gibisinden. Lan sanki bakkaldan ekmek almaya gidiyorum. Ne 2 dakikası lan? Hayır anlamam o işlerden desem de inanmıyor : "Ya hadi halledersin sen bi şekilde." şeklinde diretiyor. Neden kırmak istiyorsun diyorum, uzun hikaye sonra anlatırım i*nelik yaptı bana vs. gibisinden bişeyler zırvalıyorlar.Yani bana sordukları bu sorular ile aslında yapmak istedikleri şey hakkında en ufak bir bilgiye sahip olmadıkları çok belli. Hatta ve hatta işi daha da ileriye taşıyıp, bilgisayar kullanımı hakkında bile herhangi bir bilgiye sahip olmayan ve bilgisayarı oyun ve müzik dinlemekten başka bir işe yaramayan; interneti de Google ile Facebook'tan ibaret bir yer olarak gördüklerine inanıyorum.

Aslında Google'ı bilmek de çok şeydir onlar için ama ya farkında değiller yada tembellik yapıp uğraşmak istemiyorlar. Google'ı sadece müzik ve film gibi şeyler için değil de bu tür sorunların çözümünü araştırmak için kullansalar, eminim onlar için daha faydalı olacaktır da adamlar rahata alışmış. Google'da araştırıp kendin öğrensene diyorum. Google saçmalıyor, karşıma çıkan şeylerden hiçbişey anlamıyorum gibisinden cevaplar alıyorum. Onlar ile yine bilmedikleri şeylerle kalıyorlar. Oysaki ben de bilmediğim konularla ilgili yaptığım ilk şey Google'dan sorunu iyice araştırmak oluyor. Az biraz da öğreniyorum, bilgi sahibi oluyorum.Yani bildiğimden değil, Google araştırdığımdan halledebiliyorum o sorunları. Bildiklerim de var, bilmediklerimi de bu şekilde öğrenebiliyorum. Daha bilgisayarına MSN bile indiremeyip, bilgisayarcıdan yardım alan ve sadece MSN'inin indirilmesi ve kurulumu karşılığında bilgisayarcıya 30 TL para ödeyen adamlara şahit oldum. Gerçekten de hiçbişey bilmiyorlar değil mi? Ben de pek bişey bilmiyorum aslında. İnternet ve bilgisayar çok geniş kavramlar. Bildiklerim bilmediklerimin yanında kum tanesi kalır diyebilirim. Sonuç olarak pek bişey bildiğim söylenemez ama onlarla benim aramda ince bir çizgi var : "Ben pek bişey bilmiyorum ama onlar hiçbir şey bilmiyorlar..."
Yazının devamını oku

Bir Miyop İçin Hayat !

Yazar:

Hastalığın her türlüsü berbattır arkadaşım. Bunu birkez daha anladım. Lise 4'ün ilk döneminde uzağı artık hafif bulanık gördüğümü farkettim. Göz doktoruna gittiğim zaman, anında gözlüğü dayadı. İçimden küfür ede ede gözlüğü de satın aldım ama gel gör ki hiç takasım yok.

Lise 4'ün başlarıydı. Sınıftaki arkadaşlar 3 sene boyunca seni gözlük takmayan biri olarak tanıyorlar. Birden sınıfa gözlüklü bir halde girince, onların düşüncesinden çok kendini bir garip hissedersin zaten. Hele ki sevdiğin kızla aynı sınıftaysan.. "Ulan acaba nasıl duruyor. Beğenmiş midir bu halimi. Lan doktor ben senin... biiipp..." vs. gibisinden bir sürü düşünce geçer aklından. Neyseki bu tür şeyleri çok çabuk atlattım ama yinede gözlük takmak hoşuma gitmiyordu. Sınıftaki çoğu kişiden çok yakıştığını duydum. Hatta kızın biri gözlükle karizmatik olduğumu bile söyledi ama yinede sevmiyordum.

Başkalarının ne dediği benim için kesinlikle değildi. Yakışıyor yada yakışmıyor. Tek bildiğim şey bu gözlüklerin bende fazlalık gibi durması. Gözlüklü olmak hoşuma gitmiyor. Hiç hoş durmuyor işte daha nasıl anlatayım ki. Neyseki göz numaram çok yüksek değil. O yüzden gerekmedikçe takmıyorum.

Benim için miyop olmanın tek avantajı tanımadığım kişilerin olduğu kalabalık ortamlar olmuştur hep. Hani kalabalık bir ortama girince ne yöne baksanız insanlarla göz göze geldiğinizi farkedersiniz ve herkes bakıyor hissinden dolayı bir heycan basar ya.. İşte o bende olmuyor. Etrafı net olarak göremediğinden kimseyle göz göze gelme durumu olmuyor. Belki de göz göze geliyorumdur ama ben görmüyorum işte. :)

Peki o kalabalık ortam tanıdıklarla doluysa.. İşte o zaman eziyet gibi bişeydir. Arkadaşın yanına gelir, "Lan olm Ali görmüyor musun lan? İnsan bi selam atar." Herkese de tek tek açıklama yapmak istemiyorum. Kusura bakma yav dikkat etmemişim ayağına yatıyorum. Birde bu durum daha çok yolda yürürken oluyor.


Belli bir mesafeye kadar yanımdan geçenleri görebiliyorum ama işte o dediğim belli mesafaden sonrası insaları görsem bile yüz ifadelerinden tanıdık olup olmadıklarını anlayamıyorum. Aynen şu üstteki fotoğrafa benzer şekilde bir bulanıkla görüyorum insanları. Bazen kafa yapısından kim olduğunu tahmin edebiliyorum ama çoğu zaman "ulan ya bu oysa. Şimdi adama ayıp olmasın. Selam atayım." derken aslında selam attığım kişinin hiç tanımadık biri olduğunu yanına yaklaşınca farkedince, adamın mal mal baktığını görüyorum sadece. :D Gülmeyin lan. Berbat bir durum. Selam atmazsın tanıdık olur. Selam atarsın yabancı çıkar. Öyle bir durum işte. :D

Bu selamlaşma muhabbetinde benim yanlışlıkla attığım selamı alanlar da var. Bir defasında yolda kuzenlerle beraber yürüyorduk. Yanımda kardeşim de vardı. Karşıdan kısa boylu 35-40 yaşlarında bir bayanın geldiğini gördüm. Benden yaşça büyük olan dayımın kızı olduğunu düşündüm. Boy olarak özellikle çok benzettim. İyi akşamlar dedim. Kadın da hiç istifini bozmadan iyi akşamlar dedi. Sanki beni tanıyor gibi. Sanırımı o da miyoptu. :) Ondan sonra kadının aslında bizim tanıdık olmadığın farkettim. Kardeşim de neden o kadına selam attın dedi. Yav onu Dilek abla zannettim dedim. Ondan sonra göt olma durumuma herkesin gülmesi..

Yani gördüğünüz gibi biz miyoplar gözlüksüzken çoğu zaman komik duruma düşebiliyorlar. Lens falan tak demeyin. Ona da karşıyım bu sebeple gözlüğe mecburum artık. 1,5 yıldır beraberiz gözlüklerimle. Her ne kadar doğru düzgün takmasam da her zaman cebimdedir. Nerede ihtiyaç duyacağım belli olmuyor çünkü. :)
Yazının devamını oku

Şuaradaki yazımda da belirttiğim gibi diş tellerimi artık çıkarmıştım. Tam rahatladım falan derken meğerse tedavi daha bitmemiş. Yaklaşık bir ay sonra, gittiğim doktorun sekreteri ev telefonunu aradı. Şans eseri telefonu ben açtım.

+Ali, merhaba. Ben diş doktoru K... A... 'dan arıyorum. Yarın musaitsen gelebilir misin?
-Gelebilirim. Saat kaçta geleyim tam olarak?
+ Saat 14.30'da uygun musunuz?
-Evet.
+Tamam. Yarın 14.30'a yazdım rendavunuzu iyi günler..


Dişçideyim..
Dişçi demek de çok saçma geliyor be. Ne o öyle. Diş satan biri gibi sanki. :)  Neyse, gittikten sonra her zamanki gibi tam saatinde almadılar beni ve yine her zaman olduğu gibi bekleme salonundaki insanlarla garip garip bakışmalar, telefonu kurcalamalar falan. :) Klasik bekleme salonu sıkılmacaları. Günlük gazetelerin dikkatimi çekmediği bir gündeyim. Uykum vardı o gün. Çünkü bir önceki gün geç yatmıştım. Yaklaşık olarak bir saat bekleme salonunda bekledikten sonra doktorun yanına geçtim.

İlk başlarda, doktorun  korumalık aparat vereceğini düşünüyordum. Çünkü; diş tellerimi çıkardığım son gün bir kalıp ile dişlerin ölçüsünü almışlardı. Ayrıca benden önce diş teli tedavisi gören arkadaşıma, diş teli tedavisinden sonra korumalık vermişlerdi. Benim için de diş teli tedavisinden sonra, korumalık takma aşamasına geçileceğini düşündüm. (Arkadaşımın doktoru ile benim doktorum farklı kişilerdi.) Doktor geldiği zaman elinde şu aşağıda görmüş olduğunuz damaklık denen şeyler vardı. Diğer ve asıl adı "Aktivatör"müş :

Sol taraftaki üst dişlere takılıyor; sağ taraftaki ise alt dişlere takılıyor.

Bunları görünce çok  şaşırdım. Birazda tırstım. Bunlar nedir ya dedim içimden. Doktor ağzıma yerleştirir yerleştirmez tık diye bir sesle tam da yerine oturdu. Ben bunu sürekli takamam diye içimden kendi kendime konuşuyordum. Zaten bunlarla konuşmak çok zor. Doktora, "bir daha ne zaman kotrole gelmem gerekiyor" bile diyemedim zar zor ama sonuç olarak "3 ay sonra gel, kontrol edelim" dedi.

Eve doğru giderken ağzımda damaklıklar olduğu için "Lan İnşallah bir tanıdıkla karşılaşmam da konuşmak zorunda kalmam" diyordum içimden. :) Neyseki eve kadar, otobüs durağındaki bir kadının "6 numara geçti mi?" sorusundan başka konuşmam gereken bir durum olmadı. :)

Bu damaklıklar öyle bişey ki afedersiniz ama tükürük makinası zannedersiniz. Bunu takınca, ağız anormal şekilde tükürük üretmeye başlıyor ve bunlarla yutkunmak da bayağı zor. "Lan bunları takan türüküğüyle boğulur dedim" kendi kendime. :) Biliyorum, okurken bile mideniz bulandı ve kusacak gibi oldunuz ben de yazarken zorlanıyorum.

Zamanla bunları takmaya alıştım. Tükürük konusunda öyle bahsettiğim kadar çok bir sorun olmuyor ama konuşmak son derece zor. Konuşurken insana büyük çaba sarfettiriyor. Neyse ki takılıp çıkarılabiliyor ve gündüzleri takmam gerekmiyor. :)


Damaklıklar Ne Zaman Takılıyor?
Gece yatmadan önce takılması gerekiyormuş, bir de öğlen 2 saat takmak gerekiyormuş. Ben öğle vakti takmıyorum tabi. Gece yatmadan önce takar, sabah çıkarırım.

Bu yazımı ve bundan önceki yazımı, diş teli tedavisi görecek olan arkadaşlara bir ön bilgi olması sebebiyle yazdım. Umarım birilerinin işine yarar. Özellikle de yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım ki konuyu kavraması kolay olsun. Çünkü sırf soyut örneklerle konu sıkıcı bir hal alabilirdi. Benim takacağım zamanlarda bana hiç anlatan olmamıştı. Hadi gene iyisiniz. :) Tedavi sonuçlanana kadar deneyimlerimi aktarmayı düşünüyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Yazının devamını oku

Hemen hemen 2 yıl 1 aydır benimle beraber olan diş tellerim; doktorun talimatıyla 2 yardımcısı tarafından bugün itibariyle (19.06.2012) çıkarıldı ve 2 yıllık tedavi aşamasının en zor dakikalarını yaşadım. Bu yazımda hem yaşadıklarımı anlatacağım hem de eğer diş teli takmayı düşünenler varsa buradan; takmak isteyenlere ufak tefek bilgilerde vereceğim. Takmadan önce bende internette arayıp merak etmiştim ama anlatan olmamıştı. :)

Ortodonti Tedavisi : Dişlerin estetiği amacıyla yapılan diş teli tedavisine tıp dilinde ortodonti tedavisi denmekte.

İlk Zamanlar ve Diş Teli Takılırken
2 yıl önce diş tellerim takılırken bayağı rahat takmışlardı. Sabit braketli tel takıldı zaten bana. 20 dakika içinde ağrı sızı olmadan teller takılınca şaşırmıştım : 'Hepsi bu kadar mı?' demiştim kendi kendime. Kesinlike en ufak bir ağrı yada zorlama olmadı. Sadece braketi ilaca sürüyor ve ışık yardımıyla dişe yapıştırıyor ve ilacın kurumasını bekliyor. Yani bir kağıda uhu sürüp duvara yapıştırmak gibi düşünebilirsiniz. Asıl ağrı takıldıktan sonra başlıyor.

Braket : Resimde de görüldüğü gibi dişlerin üzerinde - dişlere yapışmış - duran ufak demirler.
Tel : Tel ise, bıraket arasındaki boşluklardan geçiriliyor.

Bu tarzdaki diş telleri sabittir. İsteğe göre çıkarılıp, takılamazlar. Her tedaviye gidene bu tarzda tadavi uygulanacağı söylenemez. Dişin durumuna göre, tedavi de değişikli gösteriyor.. Kimilerine daha farklı şekillerde teller takıyorlar ama benimki bu şekildeydi.

 
Neyse konuya devam edelim..

Diş tellerim takıldıktan sonraki o bir hafta çok berbat geçti. Dişlerde komple bir ağrı. Dayanılması güç bir ağrı. Hele ki ilk gün yemek yiyemedim. Yediğim zaman 2 kat ağrı artıyordu. Ama neyseki bu ağrı çok uzun sürmedi yaklaşık olarak 1 hafta sonra artık rahatlamıştım.

Ama takıldıktan sonra doktor hemen yasakları dayadı. : "Dondurma yemek yok, kola yok, sert şeyler yemek yok vs. vs." oha dedim hadi kola neyse de dondurma ne alâkâ? Elbette ki 2 yıl bunlarsız olmazdı. Kaçamaklar yaptım tabii. :)

İlk 2 Ay
Dişlerim 2 ay içinde düzeldi. Ben çok kalmaz diye umuyordum ama dişlerin kendi yerlerini koruması için uzun süre kalması gerekiyordu ve doktorun söylediği minimum süre 1,5 yıldı.

2 Aydan Sonrası
Düzeldikten sonra öne çıkan üst dişlerin geri gelmesi için birde elastik takmam gerekiyordu. Yani yani düzelme aşaması kısa sürüyor asıl aşama bu elastik aşamasıydı ve zaten 2 yılı buldu.

Bekleme Salonu ve Kontroller
2 yıl her ay kontrollere gitmekle geçti. Aynı zamanda kullanılan telde kalınlaştırılıyordu ve farklı türlerde elastikler veriliyordu. En nefret ettiğim kısım bekleme salonunda saatlerce beklemekti. Minimum 1 saat banko kalıyordum zaten; maksimumu yok. 5 saat beklediğim günü bilirim. Ne sabırmış bendeki be!

Her gittiğimde eğer braketlerde kopma varsa teknisyen hanım sürekli strese girerdi : "Yine mi kopardın. Ay çok yordun beni. Lanet olsun şu arkadaki tüpleri takmaktan nefret ediyorum vs." söylenirdi. Bazende iyi gününe denk gelirdim tabi. Bayağı da ilgilendiler sağolsunlar..

...Ve Bugün - 19 Haziran 2012
18 haziranda randevum vardı ama sekreter kadın evi aramış kardeşim telefonu açtı randevunu yarın saat 2ye aldılar dedi.

Neyse sonuç olarak hazırlandım otobüse atladım ve dişçiye gittim. Otobüsü kaçırdığımdan saat 14.30'da ordaydım. Her zamanki gibi kalabalıktı. 3 kız vardı ki sürekli bakışıyorduk. Klasik bekleme salonu bakışmaları. Acaba bakıyor mu falan hissi. Zaman geçtikçe kalabalık da azalıyordu ve yaklaşık olarak 1 saat sonra içeri aldılar. 4 farklı oda var içerde birinde beklemeye başladım doktoru orda da 30dk. geçti ve saat 16.00'da doktor geldi.

Dişlere baktı baktı ve çıkarıyoruz dedi. Beklemiyordum. Şaşırdım teknisyen kadınları çağırdı. Telleri doktor çıkarmıştı. Braketleri çıkarmak ve ondan sonraki herşey teknisyenlere aitti ve artık eziyet başlıyordu.

İlk önce saati sordu teknisyen bayan. Saat 16.10 dedim ve başladı. Ne yaptığını anlamam zordu yaklaşık 20dk. ağzımın açık kalması tam bir eziyetti! Çenem o kadar ağrımaya başlada ki artık ne yapacağımı bilemez oldum. Çok zor bir durumdu o 20 dakika berbat geçti. Ondan sonra dişlerin kalıbını falan da aldılar koruma yaptıracaklarmış dediler. Yaklaşık 15 dakika da bekledim tek başıma.

Daha sonra dinlendin mi dediler. Evet dedim ve demez olaydım. Zaten yüzümü kapattıkları ve boğazıma kalın selpaklardan koymalarından anladım ki ben b.ku yedim.. Ne sürdü ne koydu anlamadım. Tazyikli bir şekilde ağzımı bir ilaçla temizlemeye başladı. Acayip bir şekilde acımaya başladı dişlerim. En berbat şey de o tükürük çeken aletin yetersiz kalması ve yutmamak için kendini zor tutman ayrıca ağzın uzun süre açık kalması eziyetin kendisiydi.

Ne kadar sürdü bilmiyorum ama çok zordu. Yüzümü açtılar ve "yan tarafa tükürme lavaboya git" dediler. Elime de kalın peçetelerden verdiler. Lavaboda tükürür tükürmez sadece kan tükürdüm sanki. Ağzımın farklı yerleri ve diş aralarından kan akıyordu. Ağzımı çalkaladıkça kan geliyordu. Yüzüm ise ağzımı temizledikleri ilaçlı suda kullanılan ilaçtan olmuştu hep.

Neyseki bitti ve çıktım. Geriye koruma maskesi dedikleri şeyi almak kaldı. Dişlerin aynı konumunu koruması sebebiyle ona gerek varmış.

Bakınız : Damaklık (Aktivatör) Kullanımı (Ortodonti Tedavisi 2. Aşama)

Öyle yada böyle 2 küsür yıl geldi geçti ama gerçekten de bayağı ilgilendiler. Teknisyenler ve doktoruma buradan teşekkürler.. Ha muayenedeki eziyetin sebebi de onlar değil tabi. Tedavi öyle. Onlar ne yapsın..

Ama diş tellerimin hep farklı bir tarz verdiğini düşünmüşümdür. Belkide arkadaşlarımın bana yakıştırmasından kaynaklıydı. Sonuç olarak diş tellerimle geçen 2 yıl güzeldi. Bu arada eziyet gibi anlattıklarım sizi yanlış bilgilendirmesin. Belkide ben anlatırken biraz abartıya kaçmışımdır. Teller çıkarıldıktan sonra dişlerinizin güzelliği her şeye değer. :)


Açıklama - (20.05.2014) 

YAZIYA YAPTIĞINIZ YORUMLAR İLE İLGİLİ AÇIKLAMA


Arkadaşlar.. Attığınız yorumların yoğunluğundan dolayı yeni yorum atan arkadaşların yorumları gözükmemekte. Bunun için yorumların alt kısmından "Daha fazlasını yükle..." kısmına tıklamanız gerekmektedir.

Bakınız :




Yazının devamını oku

İnternette bayağı ses getiren AMK gazetesi bugün itibariyle ilk sayısını çıkararak yayın hayatına başladı. Merak ettim ve ben de aldım. Çok merak edilmesi ve ilk sayısı olması sebebiyle alamayanlara veya alma fırsatı bulamayanlara elimden geldiğince gazetenin bu ilk sayısı ile ilgili izlenimlerimi aktaracağım. Bakalım neymiş bu AMK?
Yazının devamını oku


Blogda önceleri sürekli başkalarının işlerine yarar yazılar yazarken şimdi de Genel adı altında bir kategori açtım. Bu kısımda içimden geldiğince kendimce karalamalar yapacağım. Hiçbir kategoride olmayan yazılarımı da bu kısma ekleyeceğim.
Yazının devamını oku

Kim bilir bir daha ne zaman yağar. Bugün için bir tarih atmak gerek : 22.12.2012...
Yazının devamını oku

Öküz Türkçesi Mi?

Yazar:
 

Evet başlıktan da okuduğunuz gibi bugün son zamanlarda çokça kullanılan öküz türkçesinden bahsedeceğim. Gençlerimiz son zamanlarda yaşadıkları iletişim sorunlarını halletmek için(!) kendi kendilerine bambaşka bir dil icat etmişler bu dilin adına da biz "öküz türkçesi" diyoruz. Onlar ise Türkçe konuştuklarını zannediyorlar.

Yazının devamını oku

İstatistikler

BLOGKAFEM.NET

© Copyright 2008-2018
Sitedeki yazıların her hakkı BLOGKAFEM.NET sitesine aittir.
Kopyalanması halinde lütfen kaynak gösteriniz.
DMCA.com Protection Status
Anasayfa | Hakkımda | Bizden Haberler | Reklam | İletişim